İngiltere’de geliştirilen teknoloji ceket Türkiye’de. Nanoteknoloji ile geliştirilen ceket şok ve donma gibi acil durumlarda vücut ısısını yükseltiyor. Acil durum kıyafeti olarak kullanılan giysi bu özelliği ile hayat kurtaran ceket olarak tanınıyor.
Normal soğuk havalarda, dışarıda kar yağıyor diye değil de acil durumlarda ve -20, -30 derece gibi sıcaklıklarda kullanılması gerekiyor. Ceket aşırı soğuklar ve donma tehlikesi geçirenler için geliştirildi. Adı “hayat kurtaran ceket”

Alüminyum bir malzemeden nanoteknoloji ile geliştirildi. Hipotermi, şok, donma gibi durumlarda kullanılıyor. Örneğin vücut ısısı 2 derece düştüğü zaman, kişi bu ceketi giydiği andan itibaren vücudundaki ısı materyal vasıtasıyla giyene geri yansıtılıyor ve o ısıya getirerek sabitliyor. Hem en içe hem de en dışa giyilebiliyor.
İngilitere’de üretilen ısıtıcı ceket Türkiye’de satışa sunuldu. Enkaz altından çıkarılan depremzedelerin üzerine örtülen alüminyum battaniyeden 4 kat daha etkili. Hem kullanışlı, hem de taşıması kolay.
Dünyaya uçak gemisi kadar olan bir astroid yaklaşıyor. YU-55 adlı astroid Salı günü dünyanın çok yakınlarından geçecek. Dünyaya çarpma ihtimali var mı?
Dünya Salı günü büyük bir tehlikenin eşiğinden dönecek. Uçak gemisi büyüklüğündeki bu kocaman astroid dünyanın yörüngesine 324bin mesafeden geçecek. Uzaydaki mesafeler dikkate alındığında bu astroidin dünyanın çok yakınından geçeceği anlamına geliyor.
NASA 2005-YU-55 adlı astroidin dünyaya çarpma ihtimalinin bulunmadığını söylüyor. Uzmanlara göre göktaşının dünyada hissedilir bir etkisi de olmayacak. Çok yakınından geçecek olmasına rağmen asrtoid çıplak gözle de görülemeyecek.

Uçak gemisi büyüklüğündeki astrodi görmek için gelişmiş teleskoplara ihtiyaç duyulacak. Binlerce Hiroşima bombası gücünde olan astroidin dünyaya çarpması durumunda gezegende yaşamı tamamıyla yok edebileceği söyleniyor.
NASA yetkilileri benzer büyüklükteki bir astroidin 2028 yılında dünyaya bu kadar yaklaşacağını belirtiyor.
Yapay organ üretilmesi için büyük bir adım atıldı. Uzmanlar 3 boyutlu yazıcılar ve lazer teknolojisi kullanarak yapay damar üretmeyi başardı.
3 Boyutlu Yazıcılardan daha önceki haberimizde daha önce bahsetmiştik. Yapay damar üretmek için kullanılan yazıcılar muhtemelen daha gelişmiş bir yapıya sahip ve içerisinde insan dokusuna yakın özellikte damar oluşturacak farklı bir malzeme kullanılıyor.
Tıp dünyasında yeni bir çığır açabilecek yeni bir gelişmenin haberi Almanya’dan geldi. Fraunhofer Enstitüsü uzmanları 3 boyutlu yazıcılar ve lazer teknolojisi kullanarak yapay damar ürettiler. Yapay damar 3 boyutlu yazcılarda mürekkep yerine saydam ve sentetik madde kullanılarak yapıldı. Yazıcıdan çıkan madde özel bir yöntem kullanılarak lazer ışınlarıyla sertleştirildi. Bu şekilde elde edilen maddenin aynı zamanda insan damarlarındaki gibi esnek bir yapıya sahip olduğu görüldü.
Üstelik oluşturulan yapay damarlar yarı sentetik, yarı biyomolekül yapıya sahip olduklarından canlı dokuyla tamamen kaynaşabiliyor. Fraunhofer Enstitüsü uzmanları oluşturdukları yapay damar sayesinde ileride yapay organ üretilebileceği konusunda umutlu. Zira şimdiye kadar üretilen yapay dokularla ilgili en büyük sorun bunları beslemek için gereken insan dokusuna uyumlu yapay damar üretilememesiydi.
Fraunhofer Enstitüsü uzmanlarının yeni buluşu bu sorunu ortadan kaldırmaya yönelik olumlu bir adım olarak nitelendiriliyor.
Kasım ayında fareler üzerinde yapılacak deneylerde yapay damarların vücut içinde nasıl tepki verdiği incelenecek. Eğer denemeler başarılı olursa bundan yaklaşık 10 yıl sonra bu yapay damarların insanlarda da kullanılabileceği belirtiliyor.
Çok uzun bir süre gibi geldi değil mi? Bana da öyle geliyor. Daha kısa sürede bilimin bu konuya bir çare bulmasını temenni ediyoruz.
Tamamen Türk mühendisler ve teknisyenler tarafından geliştirilen gözlem uydusu RASAT‘tan ilk görüntüler geldi. Uydu 17 Ağustos’tan bu yana dünya etrafında tam 900 tur attı.
Rasat’ın uzay yolculuğu 17 Ağustos’ta Kazakistan’dan fırlatılmasıyla başladı. Uydu o tarihten bu yana dünya yörüngesinde. Rasat’ın çektiği ilk fotoğraflar Tübitak yer istasyonuna ulaştı.

7,5 metre siyah-beyaz, 15 metre renkli görüntüleme yeteneğine sahip olan uydu hiçbir kısıtlama olmaksızın dünyanın heryerinden görüntü alabiliyor. Bugüne kadar dünya çevresinde 900 tur atan Rasat bir yaklaşık 98 dakikada tamamlıyor.
Rasat’tan elde edilen uydu görüntüleri şehir bölge planlama, ormancılık, tarım, afet yönetimi vb. amaçlarla kullanılacak.
700 km yükseklikteki yörüngesinde seyreden Rasat‘ın ağırlığı 100 kg, ömrü de 3 yıl.
7 Ocak 1610, zeki bir adam yeni icadını gecenin karanlığında denemey karar veriyor. Baktığı heryerde radikal ve inanılmaz keşifler yapıyordu. Galileo evrenin sırrını çözmek üzereydi.
Onu felakete ya da zafere götürecek bir yol üzerindeydi. Bu yol üzerinde kullandığı makinesi teleskop rakibi ise Roman Katolik Kilisesiydi. Kendini bir mayın tarlasının ortasına atmıştı. Galilei’nin yargı anı onu büyük bir tehlikenin ortasına atmıştı. Çağrılması bile onun suçlu olduğunu gösteriyordu.
İnsanlık tarihinde cüretkar bireylerin kritik durumlarda zeka dolu yeni teknolojik buluşlar yaptığını görüyoruz.
KADERİN AN İLE, İNSAN İLE VE MAKİNEYLE BULUŞMASI!
Galileo Galilei‘nin bilim dünyasındaki en büyük isimlerden biri olduğunu biliyorsunuz. Ama 17. yüzyılda buluşları genel anlayışa ters düşmüş ve bilim kilisenin katı doktrinleri karşısında büyük bir sınava çekilmişti.
Teleskopuyla gökyüzünü inceleyen Galileo yüzyıllar boyunca bilim çevrelerini şaşkınlığa uğratacak yeni keşilerde bulunmuştu.
21 Haziran 1633 ROMA
Dönemin en ünlü bilim adamı 69 yaşındaki Galileo Galilei yargılanıyor. Yargılanmasının nedeni dünyanın güneşin etrafında döndüğünü açıklaması. Ondan öncekiler bu gerçeği savundukları için canlı canlı yakılmıştı.
Roma’da başına gelecekler hakkında en ufak bir bilgisi yoktu Galilei‘nin ama mahkeme huzuruna çıkmasının bile onun için büyük bir risk olduğunun farkındaydı.
Galilei’nin 17. yüzyıl İtalyası günümüz İtalyasından çok farklıydı. Ülke kuzeyde ulus kentlere, ortada papanın kontrolü altındaki bölgelere ve güneyde monarşinin hüküm sürdüğü kraliyetlere bölünmüştü.
Katolizmin ağır etkisi altındaki bu topraklarda papa her türlü yetkiye sahipti, ama kilise yeni çağın yeni buluşuyla sınanmak zorundaydı.
1600′lü yıllar büyük gerilimlerin yaşandığı ve bilgi tohumlarının atıldığı bir dönemdi. Bir yanda kilise tarafından dayatılan ve o güne kadar kabul gören anlayışı, diğer yanda bilime ışık tutan yepyeni buluşlar vardı.
Yeni bir kıta keşfedilmişti. Yeni aletler vardı. Yeni teknikler kullanılıyor ve yeni sanayiler kuruluyordu. Dönemin yeniliklerine rağmen Aristo’nun 4. yüzyıla ait öğretileri baz alınıyor, yenilikler bu temeller üstüne oturtulmaya çalışılıyordu. Bu anlayış dünysnın merkezde olduğunu yıldızların onun çevresinde döndüğünü destekliyordu.
Galilei dönemine gelene kadar Aristo yüzyıllar boyunca danışılacak tek kaynak olarak görülmüştü. Böyle uzun bir süreçte bilgi tek bir insanın omuzlarına yüklendiğinde uygarlıkları yeni fikirlere açmak ve o görüşü çürütmek çok uzun zaman alabilir.
Aristonun fikirlerine alternatif görüşler getiren ilk bilim adamı Polonayalı Astronom Nikolas Kopernik oldu. 1543′te dünyanın bir heliosentrik görüntüsünü ortaya attı. Burada merkezde olan dünya değil “güneşti”.
Bu o dönemde kabul görmeyecek hatta tehdit olarak görülecek kadar uç bir iddiaydı. Dünyanın kozmik evrendeki yerinin pek de önemli olmadığı fikri insanlığın önemli olmadığı fikriyle bağdaştırılmaya çalışılıyordu.
Kilise protestan devrimiyle ilgili sorunlar yaşıyor yeni doktrinin üstesinden gelmeye çalışıyordu. 1542 yılında katolik kilisesi tarafından bu tip fikirlerin kabul görmeyeceği ve ağır bir şekilde cezalandırılacağına dair bir yasa çıkarıldı. İnsanların itiraf etmelerini sağlamak adına korkunç işkence yöntemleri kullanılmaya başlandı.
İnsanlık tarihinde ortaçağ sorgulamalarından daha ağır ve dehşet dolu sahneler yaşanmamıştır.
Bu kötü uygulamaları sonunda kiliseye karşı çıkmanın ne kadar tehlikeli olduğu anlaşıldı. Ama Padua Üniversitesinde 36 yaşındaki matematik profesörü Galileo Galilei’nin bu riskli ortamdan kaçmaya niyeti yoktu.
Koyu bir katolik olmasına rağmen Galilei dini inançlarla bilimsel gerçeklerin birbirleriyle çelişmemesi gerektiğine inanıyordu. Dini çevrelerin tepkilerini çekmesine rağmen bu durum onun inancını zedelemiyordu.
Casus Camı?
Galilei paraya sıkışmıştı. Acil olarak para bulması gerekiyordu. O günlerde casus camı olarak bilinen yeni bir keşif olduğunu duydu. Bu yeni aygıt uzağı yakına getirebiliyordu. Ekim 1608′de Hollandalı bir mercek yapımcısı bir dış bükey lensi iç bükey lensin önüne koyduğunda ilginç bir buluşa imzasını attı.
Aslında bu 2 merceğin bir tüpün içine yerleştirilmesinden oluşuyor. Bununla evreni keşfetmek mümkün.
Galilei bu casus camının nasıl çalıştığını anlamakta gecikmedi. Hollandalı mucidin Venedik’e satış yapmaya geleceğini duyar duymaz bunun kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğunu düşündü.
Bunun askeri alanda çok önemli bir gelişme olacağının farkındaydı. Bir Hollandalının kentine kadar gelip bu aletten bir servet kazanacağı fikri ona hiç de sıcak gelmiyordu. Bunun için birşey yapması gerektiğini düşündü. Galilei 24 saat aralıksız çalışarak benzer bir teleskop yapmaya çalıştı. Sonunda Hollandalınınkinden 2 kat daha güçlü ve ondan çok daha üstün bir teleskop geliştirmeyi başardı.
Galilei teleskopu icat etmedi ama onu kusursuzluğa ulaştıran kişi oldu. Teleskop yapıldığını duyan Galilei ondan daha iyisini yapabileceğini biliyordu.
Galilei hemen Venedik’e gidip yeni senatoya sunmaya karar verdi. Bununla saatlerce önce gelecek gemilerin görülebileceğini söyledi. Venedik donanması sipariş vermekte gecikmedi. Ama Galilei’nin ilgi alanı bununla sınırlı değildi. Teleskopu geliştirmekle yetinmeyeceği kesindi. Onunla başka neler yapılabileceğini düşünüyordu. Teleskopla başka neleri gözleyebilirdi?
Galilei uzaktaki objeleri 20 kat daha yakına getirecek kadar merceklerle oynamalar yaptı.Artık elinde daha önce kimsenin görmediği nesneleri görebilecek kadar güçlü bir alet bulunuyordu.
Casus camı daha sonra “uzağı görmek” anlamında teleskop adıyla anılmaya başlandı. Teleskopu aldı ve gökyüzüne bakmaya başladı. Baktığı heryerde radikal, akılalmaz yeni keşiflerde bulunuyordu.
1609 yılının sonbaharında Galilei teleskopuyla aya bakmaya karar verdi. Gördüklerini, dağların yüksekliklerini matematiksel modellerini kullanarak ölçüp notlar aldı. Her geçen gün yeni keşiflerde bulunuyordu. Bu keşifler arasından en ilginci Jüpiter idi. Jüpiter ve etrafındaki uyduları keşfettiğinde bütün ipuçlarını yakalamıştı.
Artık dünyanın da sabit durmadığını biliyordu.
Galilei’nin başına büyük dert aldığını söylemiştik. Kilise onun sonunu getirdi. Galilei’nin ölümünden 30 yıl sonra Newton ilk yansımalı teleskopu geliştirdi. Bunu iç bükey bir ayna kullanarak ve görüntüye odaklanarak gerçekleştirdi. Aynalar teleskopların büyümesini sağladı. Günümüzde dünyanın 550 km üstündeki Hubble teleskopu evreni daha iyi tanıyabilmemiz için gözlemler yapmaya devam ediyor.
Bu küçük aletin insanlık tarihini bu kadar değiştirmiş olması gerçekten inanılmaz birşey.
31 Ekim 1992, 359 yıl ve 13 yıllık araştırmadan sonra Roma katolik kilisesi Galilei’nin dönemin din adamları tarafından haksızlığa uğratıldığını ve haksız bir cezaya çarptırıldığını kabul etti. Bilimle dinin çekişmesi bugün bile çok sık görülen bir olgudur. Artık odak noktası astronomiden biyolojiye kaydı. Ama hala çok büyük bir çekişme yaşanıyor. Din bilimin öngördüğü herşeyi kabul etmek zorunda mıdır?
Bir adam karanlıklar içine gömülü şehir manzarasını tamamen değiştirecek!
Thomas Edison, Mucit, Girişimci ve Şovmen
Thomas bir çocukken okuldan alındı. Ancak bu modern dönemi tanımlayan icatlarla isminin eş anlamlı olmasının önünde bir engel oluşturmadı.
Binden fazla patenti işleten dünyanın ilk araştırma laboratuvarlarından birinde ekibini 7 gün 24 saat çalışmaya zorluyor. Dünya geceleri hala tehlikeli mumlar, gaz ve parafinle aydınlatılıyor.
Edison’un ise bütün bunlara karşı çok daha iyi bir fikri var. Bir vakum içinde yavaşça yanan ince bir tel bu: “Elektrik Ampülü”
Edison kendini laboratuvara kilitliyor ve günlerce uyumuyor. Risk oldukça yüksek. Destekçileri araştırmasına 130 bin dolar yatırdı. Bugünün parasıyla milyonlara denk geliyor. Elbette ki Edison onları hayal kırıklığına uğratmamak ve dünyayı aydınlığa kavuşturmak için çabalıyordu.
Mükemmel teli bulabilmek için sadece bitkiler dünyasından 6 bin maddeyi denediğini iddia ediyordu. (ceviz, ladin, sakal, misina, iplik, tik ağacı, şimşir, selüloid, parşömen hiçbiri…)
…ve sıradışı birşey oluyor. Bir parça kömürleştirilmiş karbon 300 saate kadar yanıyor.

Edison’un yaptığı karanlığın arkasındaki aydınlık kapıyı aralamaktı. Bunun anlamını bir düşünün. Bunun günlük hayat için ne anlama geldiğini düşünün.
1879 yeni yıl arefesi. Thomas Edison yeni icadını ortaya çıkarıyor. Binlerce insan laboratuvarına hücum ediyor. Pensilvanya tren işletmesi insanların kalabilmesi için özel trenler tahsis ediyor.
Thomas Edison elektrik ampülünü icat ettiğinde oradaki insanlar bunun çok sihirli birşey olduğunu düşündü. Şimdi bize ne kadar basit geliyor değil mi? Düğmeye basıyorsunuz anında yanıyor. Patlıyor hemen yenisini alıyorsunuz. Elektrik tasarrufluları var günümüzde. İçinde karbon teli olmayanlar bile var. Gaz ile de ampülün içinde iletimin sağlanabileceğini keşfediyor bilim.
O zaman insanlara büyüleyici gelmişti. Orada oturuyorsunuz ve bir anda kibrit kullanmadan, parafin ya da gaz kullanmadan sadece basıyorsunuz ve yanıyor.
Sadece 2 yıl içinde New York, Shikago, Detroit, San Luis, New Orleans gibi şehirlere elektrik üretmek için Edison 5000′den fazla güç istasyonu kuruyor. Sonraki 5 yılda bu sayı 127bin’e çıkıyor.
1902 itibariyle 18 milyon elektrik ampulü kullanımda. Amerikadaki etkisi son derece büyük. Spor maçları, fabrikalar, dükkanlar… hepsi gece de açık olabilecek.
Elektrik şehre gelince daha fazla insan da şehirlere gelmeye başlıyor.

Greenpeace Şöyle Diyor:
48 saat içinde Türkiye’de GDO’lu mısır kullanmak yasal olabilir.
http://www.greenpeace.org/
Tehlike yanı başımızda! Nasıl mı? Bir süre önce Biyogüvenlik Kurulu, genetiği değiştirilmiş 10 mısır çeşidinin ithal edilmesiyle ilgili risk raporlarını sitesinde yayınladı. 12 Ekim saat 17ʼye kadar kamuoyundan yeterli sayıda karşıt görüş gelmezse, GDOʼlu ürünler artık yasal hale gelebilir.
Dünyamız laboratuvar değil! GDO’lu ürünler, insanlar, hayvanlar ve doğa üzerinde yapılan tehlikeli bir deney. Hem kendimizin ve hem de gelecek nesillerin üzerinde bu deneyin yapılmasına izin vermemeliyiz!
Şimdi sen de bu karar geçerlilik kazanmadan internet eylemine katıl!
Alkalin pillerin üzerinde saklama talimatı olarak “Serin ve Kuru Bir Yer” önerilir. Yani pillerimizi sıcak yerlerden, mutfak çekmeceleri ve torpidolar gibi nemli olabilecek yerlerden uzak tutmamız anlamına geliyor.
Çok popüler bir söylenti vardır. Pillerin raf ömrünü uzatmak için buz dolabı veya dondurucularda saklamak şeklinde…
Uzmanların büyük bir kısmının söylediğine göre, pilleri buzdolabında saklama uygulaması, çözümden çok problem yaratıyor.
Gündelik yaşamda kullandığımız alkalin piller kimyasal bir reaksiyon ile elektrik gücünü oluşturuyor.
Kullanılmayan piller serin ve kuru bir yerde tutulduğu sürece, beş yıl veya daha fazla yapısı bozulmadan kullanılabilir olarak kalıyor.
Tipik bir ev buzdolabı içinde bulundurduğu gıdaları yaklaşı 10 santigrat derece veya daha düşük bir sıcaklıkta tutar. Ayrıca buz dolabının iç atmosferinde nem oranı da düşüktür. Başka bir deyişle bir buz dolabı alkalin pillerin saklanması için ideal bir ortam gibi görünüyor.
Birçok bilimsel testin sonucuna göre de buzdolabı sıcaklığında saklanan piller aslında daha yüksek sıcaklıkta saklanan bir pile göre daha uzun ömürlü oluyor ancak aradaki farka baktığımızda fark %3 gibi küçük bir rakam oluyor.
Buzdolabında saklanan Alkalin piller, beş yıl sonra güçlerinin % 93′ünü muhafaza edebiliyor. Buna karşın serin ve kuru normal bir ortamda saklanan piller ise 5 yıl sonra güçlerinin %90′ını koruyabiliyor. Hiç kullanılmamak şartıyla.
Bu demek değildir ki pilleri buzdolabında saklamak tamamen zaman kaybıdır. Sadece çok gerekli bir şey değildir diyebiliriz. Zaten pilleri de sürekli kullandığımız için buz dolabında saklamak iyi bir fikir olmayabilir. Acil olarak kullanma gereği duyduğumuzda pili hemen kullanamayabiliriz. Dolaptan çıkarınca pilin dışı nemlenecek. Daha uygun bir sıcaklığa gelmesini bekleyeceğiz. Nemli pili cihazımıza soktuğumuzda belki bir arızaya da sebebiyet verebilir.
Kısaca pilleri buz dolabında saklamak raf ömrüne birkaç dakika daha ekleyebilir. Bununla beraber pilleri uzun süre bekletmek de zaten pek karşılaşılan bir durum olmadığından gereksiz bir durum gibi görünüyor. Dolaptan çıkardığımız pillerin dışı nemlendiği için bir süre sonra bu dış tabakada korozyona sebep olabilir, sızıntılar da olabilir. Bütün bunlar cihazınıza da zarar verecektir.
Çok ilginç bir konuyla karşınızdayım. Gece vakti kablosuz mouse‘umun pili bitip durdu beni sinir etti. Pillerin birini takıyorum bitiyor diğerini takıyorum 10 dk sonra yine bitiyor. Anlaşılan evde tam dolu bir pil kalmamış. Şarjlı bir pili şarj cihazına koydum ve biraz dolmasını beklerken aklıma bir fikir geldi. Düşündüm ki bunun pil girişine USB‘den elektrik çeksem olur mu?
Neden olmasın?
Hemen işe koyuldum. Evde kullanmadığım bir USB kablo var mı diye araştırdım. Bir tane buldum sonunda. İçinde bir tane (+) bir tane de (-) uç vardır değil mi? Açmadan önce düşüncem böyleydi ancak çok geçmeden kabloyu soyduktan sonra 4 tane küçük kablo çıkmasın mı :)
Hangisinde elektrik var bunların? Dokunarak mı test etsem acaba :) İnternetten yaptığım araştırmalar neticesinde vardığım sonuca göre bunlardan 2 tanesi data kablosuymuş. Aşağıda kabloların renklerine göre adlandırıldığı bir resim var.

4 renk kablomuzdan (kırmızı, siyah, yeşil, beyaz) 2 tanesi bana lazım. Önce kırmızı kabloyu eksi kutbuna siyahı da artıya bağlama girişimimle başarıya ulaşamadım. Sonrasında ise tam tersini deneyerek kırmızıyı artı pil girişine, siyahı da eksi pil girişine bağladım.
Mause‘un o göz alıcı ışığını görünce sevindim birden:) Pilden daha güçlü elektrik çektiği belli ki sanki içinde bir köz parçası var gibi yanıyor. Hatta bir ara gözüme çarptı mouse‘un ışığı da sıcaklık hissettim. Lazer ısıtıcı olarak bile kullanılabilir belki :)

USB‘yi bağladıktan sonra mouse’u şöyle bir hareket ettirdim ancak mouse imlecinin hareket etmediğini gördüm. Neden acaba:) 2 sn sonra jeton düştü. Ben bu bilgisayardan sadece güç çekmiyor muyum? Data bağlantısı nasıl olacak. O an mouse‘un wireless olduğu aklıma geldi.
Wireless cihazların kablosuz olarak çalıştığını hatırlayalım. Ben de bu “denek fareyi” (!) kablolu yapmış olmama karşın bir de wireless alıcıyı takmam gerekecek. Böylelikle hem wireless olarak sinyal alan hem de kablolu olarak güç çeken bir fare elde etmiş olacağım.

Ortaya değişik bir ürün çıktığı konusunda hem fikir miyiz?
Tabiki benim için önemli olan bilgisayara mouse’tan sinyalin ulaşması. Bu başarıya da nihayet Wireless alıcısını takınca ulaştım.
Artık Hem Kablolu Hem de Wireless bir Mouse’um var.
Biraz kullandıktan sonra tekrar eski yönteme döndüm. Şarjlı pili taktım ve onunla yoluma devam ettim. Benim için sıradışı bir deneyim oldu. Siz de deneyebilirsiniz. Kablosuz Mouse‘umu kırıp dökmem de gerekmedi üstelik.